-
A.Erol GÖKSU
Tarih: 24-12-2025 17:55:00
Güncelleme: 24-12-2025 17:55:00
‘‘BİZİ BİZ ANLARIZ…‘‘
2025 Aralık ayının 5-7 günlerinde Berlin’de bir Türk etkinliği vardı. Türkler tarafından, Türkler için bir ‘’Kitap ve Kültür Fuarı’’... Ben şahsen katılmadım, ancak katılanlardan duyduklarım beni biraz hayrete düşürdü.
Hani bazı haberlere yansır ya ‘’Müşterimi niye kaptın?’’ diye bazı esnaflar arasında kavgalar çıkar. Oysa eski yıllarda, aynı işi yapan bir esnaf, eğer bir dükkan komşusuna kendisine olduğu kadar müşteri gelmediğini fark ederse, gelen diğer müşterileri bu ve benzeri başka dükkan komşularına gönderirmiş, ‘’O da ev geçindiriyor, o henüz fazla bir satış yapamadı, biraz da ondan alış veriş yapın!’’ diye... İşte bu fuarla ve meydana geldiğini anlattıkları şaşkınlık veren tartışma, bana bu artık sayıları yok olmuş esnafları hatırlattı.
Standların arasında ziyaretçi olarak gezinen gurbetçi insanlar için, bir yanda memleketin kokusunu taşıyan, diğer yanda Avrupa’nın içinden ‘bildik’ konuları işlemiş kitaplara bakmak, sayfalarını çevirmek, sayfalardaki cümlelere göz atmak, orada doğup büyüyen çocuklarına okuma ve Türkçe sevgisini aşılayabilmek açısından sergilenen kitaplar kadar duyguların da sergilendiği bir ortam oluşturduğu muhakkaktı.
Ne var ki kitapların kurduğu bu köprü, o gün bir tartışmanın gölgesinde kalmış. Avrupa’da yaşayan Türk yazarların “Bizi biz anlarız, bizi biz yazarız” sloganı, Türkiye’den gelen kimi yazarların kulağında ayrımın bir sesi gibi çınlamış. Onlara göre gurbeti en iyi anlatan satırlar, bizzat memleketin bağrındaki kalemler tarafından da alınmaktatır; insanların acıları ve umutları zaten evrenseldir, coğrafyaya değil, kalbe bağlıdır… Yani ‘‘sizi biz de anlarız, sizi biz de yazarız‘‘ demeye getirdikleri dile getiriliyordu.
Avrupalı yazarlar ise onca yıl Avrupa’da yoğrulmuş, iki kültürün arasında kendine özgü bir ses bulmuşlardır. Fuarda okurlarıyla buluşmanın sevincini yaşarken böyle bir eleştiriyle karşılaşmak, içlerinde bir burukluk yaratmıştır. “Önümüz kesilmek isteniyor,” diye düşüncelerini dile getiriyorlardı. “Kendi hikâyemizi kendimiz tarafından anlatmamız istenmiyor.”
Tüm bunlar başta eski bir türküyü hatırlattı bana: ‘’Kimse Beni Benim Gibi Bilemez’’ https://youtu.be/PwBI88SPHqM?si=K9ntCvrQmkhMhD2v. Ayrıca 7 Haziran 2019 tarihli Hürriyet gazetesi ‘’Hasret’’ romanımdan bahsederken şu başlığı kullanmış: ‘‘Yazar Erol Göksu, Avrupalı Türklerin 1990’lı yıllardan günümüze yaşamlarına ışık tuttuğu ‘Dönüş Sancısı’ adlı üçlemesinin ilk kitabı ‘Hasret’i yayınladı. Göksu, Avrupalı Türkleri “Ne ellerinden tutan oldu onların, ne de dertlerini anlayan....” sözleriyle anlatıyor.
Tabii ki belli konularda birebir hikâyenin içinde olanların o durumu anlatması en daha güvenilir, en daha gerçekçi bir anlatım şekli olur ki, o ortamın içindeki bir hayali konuyu işlese bile... Burada tartışılabilecek tek şey, yazan kişinin edebiyatının ne derece güçlü olduğu üzerine olabilir. Bunu kıyaslamak da aslında pek doğru olmaz, çünkü her yazanın şahsına münazır bir yazım şekli mutlaka vardır.
Herkes bilir ki hikâyeler, kendi ülkelerini seçmezler. Bir öykü bazen Anadolu’nun bir ovasında doğar, yıllar sonra Londra’nın sisli sabahında tamamlanır. Bir romanın kahramanı Berlin metrosunu günlük yolculuklarıyla ezbere bilir ama kaderi İstanbul’daki bir gecede bambaşka bir yol izler. Edebiyat, sınır çizmez; insanı insan yapan duyguların ortak sesidir.
Avrupalı yazarların da, Türkiye’den gelenlerin de taşıdığı sesler farklıydı belki, ama biri diğerinin gölgesi değildi. İş icabı, öğrenim icabı, anne babadan dolayı veya evlilik yoluyla Avrupa’da yaşayan Türk yazarlar, iki dilin kıyısında duran, iki kültürün arasında yürüyen, çoğu zaman kimliğini yeniden kurmak zorunda kalan insanlardır. Bu zor yolculuk, onlara keskin bir gözlem gücü, incelikli bir ironi ve benzersiz bir iç dünya bırakmıştır. Yazdıkları satırların altında yalnızca kelimeler değil, bizzat yaşanmışlık vardır; gurbetin kimi yerde karşılaşılan dışlanmışlığı, yabancılığın sızısı, uyumun bedeli, köklerin çağrısı vardır.
Belki de tam bu nedenle, bir araya geldiklerinde yapılacak en doğru şey, birbirlerini bir slogan nedeniyle ve bunu savunmakla suçlamak değil; aynı dili başka bir coğrafyada paylaşmanın ne büyük bir zenginlik olduğunu hatırlamaktır. Türkiye’den gelen yazarlar ana vatanın sesini daha derinden taşırken, Avrupalı yazarlar ise göçün nabzını tutar.
O günle ilgili duyduklarım bana inanılmaz gelirken, herkesin şunu bir anlamasından yanayım:
Bir yörenin hikâyesi tek bir yerden yazılmaz. Aynı kökten çıkan farklı dallar gibi, her yazar kendi yönüne doğru uzanır; ama göğe açılan gölge hep ortak bir gövdeden yayılır.
Ve belki de edebiyatın en güzel yanı, bu yazılan hikâyelerin, işlenen konuların çeşitliliği yazan kişiler arasında ayrımcılığa, ötekileştirmeye, hatta kıskançlığa değil; karşılıklı hayranlığa dönüştürebilme gücüdür.
Yaşanmışlıkları bizzat bilip yazıya dökmek de her zaman için daha iyidir ve doğrudur anlamını taşımaz. Burada duyguyu soyutlama, düşünceyi derinleştirme, edebiyatı layıkıyla kullanma, evrenselleştirme gücü asıl farktır.
Edebiyatın güzelliği aslında tam da burada: Hakikat tek bir kişiye ait değildir; hakikatin birçok sesi vardır.
Gurbeti, gurbet yaşantısını anlama ihtiyacı da bu çeşitlilikten beslenir.
Bazen içeriden gelen ses en hakikisidir, bazen uzaktan bakanın gözü daha keskindir.
Gurbetle ilgili konuları işleyen bir gurbetçi yazar, bizzat bildiği yaşanmışlıkların içindeki ateşi beyninde, yüreğinde taşır; hisleri güçlü bir yazar ise uzakta olsa bile külün içindeki kıvılcımı görür. İşte en güçlü eser, bu ikisinin de hakkını verebilen kalemden çıkar.
Ve benim sloganım da şudur ki, ‘‘Edebiyat; şiir, hikâye ve romanla hayatı anlatma sanatıdır.’’

Grafik: Matthias Sinn

YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum