içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

GEÇMİŞE ÖZLEMİN OLASI NEDENLERİ

İnsanoğlu, zamanın akışına mahkûm bir varlık olarak, geçmişin dingin limanına her daim özlem duyar. Gitgide nüfusu kalabalıklaşan dünyanın gürültüsü, teknolojinin sersemleten hızına karşı bir sığınak ararcasına, hatıraların loş ışığında huzur arar. Bugünün karmaşası, dünün sadeliğini bir huzur bahçesi gibi gösterir gözlerimize. Bu sebepledir ki, çevremizdeki insanların konuşmalarında, eski günlerin “saf” mutluluğu, eski dostlukların “gerçek” samimiyeti, eski zamanların “temiz” ruhu sıkça anılır.

Oysa değişen yalnızca zamanın kendisi değildir; değişen, insanın dünyayı algılama biçimidir. Eskiden insanlar hem kendini hem birbirini tanımaya vakit bulabiliyordu. Şimdi ise içinde yaşanılan çağın ritmi, kalp atışlarımızı bile hızlandırmış, insanı kendi içinden koparmıştır. Dolayısıyla, geçmiş özlemi aslında bir zaman özlemi değil, kaybolan insanî değerlerin ve iç huzurun özlemidir.

‘‘Acaba neden böyle?‘‘ diye düşünüldüğünde aklıma şunlar sıralanıyor:


Çok az istisnalar dışında günümüz insanı, maddî refahın artmasına rağmen içsel huzuru bulamamıştır. Geçmişe duyulan özlem, aslında bu ruhsal boşluğu doldurma çabasıdır. Tabii ki ruhun gıdası manevî iklimdir ama ne yazık ki çoğu kişi bu iklimden uzakta kalmaktadır.


Teknoloji, hız ve tüketim kültürü yaşamı karmaşıklaştırmıştır. Eski zamanların “az ile yetinme” erdemi, günümüzde “daha fazlasını isteme” hırsına dönüşmüştür. İnsan, sadeliğe duyduğu özlemi “geçmiş” üzerinden ifade eder.


Eskiden dostluklar yüz yüze, samimiyetle kurulurdu. Bugün ise sanal bağlar, ilişkilerin sıcaklığını soğutmuştur. Bu da eski dostluklara duyulan özlemi beslemektedir.


Her geçen yıl, insanın ömründen bir sayfa eksiltir. Bu nedenle, eski günlere özlem, aynı zamanda gençliğe, tazeliğe ve geçip giden hayata duyulan özlemdir.

İnsan, aslında geçmişi değil; kendini içinde bulunduğu çoğu kargaşalı günlerde kaybetmeden önceki yaşadığı zamanı özler. Ve belki de bu yüzden, eski günlerin sıcaklığını hatırladıkça, bugünün soğuk yüzünü, yani eskilerden hep bilinçaltında duran güvenli, samimi yönünü daha derinden hisseder.

Peki nedir insanı geçmişe böylesine özlemle baktıran? Değişen yalnızca zaman mıdır, yoksa insanın kendisi midir?

İlk bakışta değişen şeyin zaman olduğu düşünülür; oysa zaman, daima aynı akışta ilerler. Değişen, insanın hayata bakışıdır, yaşamın ritmidir, ilişkilerin dokusudur. Eskiden insanlar günlerini daha stressiz yaşar –ki bu kelime bile sonradan lügatımıza  girmiştir-, birbirlerine daha çok vakit ayırır, doğayla ve kendileriyle daha derin bir bağ kurarlardı. Şimdi ise çağın hızı, insanı kendi varlığından bile uzaklaştırmış, ruhu yoran bir telaşın içine sürüklemiştir.

Bu nedenle geçmişe duyulan özlem, aslında kaybolan insanî değerlerin ve içsel huzurun özlemidir. İnsan, eski günleri anarken o günlerin kendisini değil, aslında o günlerdeki “kendini” arar. Çünkü geçmişte bulduğu şey, bugünün karmaşasında kaybettiği dinginliktir.

Teknolojinin sağladığı kolaylıklar, maddî konforun artışı, insana beklediği mutluluğu getirmemiştir. Günümüzün insanı eskiye kıyasla birçok şeye sahip olurken, huzurdan mahrum kalmıştır. Ruhun bu doyumsuzluğu, geçmişe yönelen bir kaçış kapısı açar. Eski günler, zihinde huzurun, sadeliğin ve samimiyetin sembolüne dönüşür.

Birçok işte, işlemde bu süreç içinde kimi zaman yer alan sıcak muhabbetler yerini insan elinin değmediği, âdeta kendiliğinden yerine getirilen işlevler almaya gittikçe hızlanarak, genişleyerek devam etmektedir.

Geçmişte yaşanılan hayat, sanki daha yavaştı, imkânlar sınırlıydı belki, ama gönüller rahattı. Azla yetinmenin huzuru, yerini doyumsuz bir tüketime bıraktı. İnsan, sadeliğin getirdiği içsel dinginliği unuttukça, karmaşanın ağırlığı altında ezilmeye başladı. Bu yüzden eskiye özlem, aslında sadelik ve iç huzur özlemidir.

Bir başka neden de ilişkilerin dönüşümüdür. Eskiden dostluklar göz göze, sözle, bir nefes kadar yakın olarak kurulurdu. Şimdi ise iletişim, ekranların soğuk yüzeyine hapsolmuş durumda. İnsan, insana dokunmayı, bir bakışta anlaşmayı unuttu. Bu yitimin farkında olan insan zihni, eski dostlukların sıcaklığını arar oldu; o günlerin samimiyetini bir masal gibi hatırlar oldu.

İnsan, aslında geçmişi değil; geçmişteki kendini özler. O saf duygularla yaşayan, azla mutlu olabilen, sevinçleri içten, üzüntüleri derin hissedebilen hâlini… Bu yüzden geçmişe duyulan özlem, zamana değil, insan olmanın özüne yönelmiş bir çağrıdır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum