-
A.Erol GÖKSU
Tarih: 21-02-2026 14:11:00
Güncelleme: 21-02-2026 14:11:00
Ailelerin akşamları aynı odada buluşup birlikte televizyon izlediği sahneler henüz hâlâ hayatımızda. Aslında cep telefonlarından, diğer bu tür bağımlı yapan teknik aletlerden sanal dünyaya dalmaktan daha iyidir ama… Yarışma, spor gibi gösterimlerin yanı sıra özellikle televizyon dizileri, artık yalnızca bir eğlence aracı değil; evin içine giren, gündelik dili, değerleri ve hatta hayata bakışı şekillendiren güçlü bir kültürel aktarım alanı. Tam da bu yüzden şu soruyu sormak kaçınılmaz: Diziler nasıl olmalı? Ve eğer bunlara “kültür” diyorsak ve bu tür yapımlar değerlendirmelerin kültür kategorisi içinde yer alıyorsa, bu kadar yoğun şiddet, argo ve cinsellik bu kültürün neresinde duruyor?
Ana yayın saatlerindeki dizilere şöyle bir göz atalım desek… Silahlar konuşuyor, yumruklar havada uçuşuyor, intikam hırsıyla gözlerde şimşekler çakıyor. Karakterler senaryo gereği sorunlarını konuşarak değil, çoğu zaman şiddetle çözüyor. Dil sert, aşağılayıcı ve argo dolu, bakışlar haşin. Cinsellik ise ya ima yoluyla ya da açık sahnelerle sürekli ekranda. Üstelik bunların büyük bir kısmı, “aile dizisi” etiketiyle, akşam saatlerinde yayınlanıyor. Yani çocukların ve gençlerin en kolay ulaşabildiği zaman diliminde. Parantez içinde şunu da belirtmek gerekir ki, halkın içinde kulak misafiri olduğum konuşmaların bazılarında şu yakınmalar yer alıyor: ‘‘Filme, diziye gerek yok ki, aynı olayları her gün haber programlarından ‘olmuş olay olarak‘ izliyoruz‘‘.
Elbette sanat ve hikâye anlatımı yapay ve hayalî olmak zorunda değil. Hayatın karanlık tarafı vardır ve anlatılabilmeli. Ancak sorun şu noktada başlıyor: Şiddet anlatılıyor mu, yoksa yüceltiliyor mu? Argo, karakter derinliği için mi kullanılıyor, yoksa sıradanlaştırılıyor mu? Cinsellik, reyting unsuru hâline mi getiriliyor? Çok eskilerde kendi yazılarım içinden ‘‘çerçevelenecek sözler‘‘ diye seçer, ayrıca bir dosyada biriktirirdim. Bunlardan birinde şöyle demişim, ‘‘Gerçekler saklanmaz, her gerçek uluorta anlatılmaz‘‘. İnsanların özeli vardır, kişisel mahremiyeti vardır. İnsanların özel hayatına dair detayların uluorta anlatılması, tarih boyunca hemen her toplumda hoş karşılanmayan bir davranış olmuştur. Mahremiyet; kişinin kendine ait alanı, sınırları ve dokunulmazlığıdır. Bu sınırların izinsiz aşılması ve de hayalî bile olsa yansıtılması yalnızca kişisel bir kabalık değil, aynı zamanda toplumsal ve ahlakî bir sorundur.
Mahremiyet ihlali yalnızca toplumsal bir ayıp değil, aynı zamanda ahlakî ve dinî bir sorumluluk ihlalidir.
Şiddet, argo, mahremiyeti aşan gösterimler özellikle çocuklar ve gençler için daha hayatî bir önem taşıyor. Gelişim çağındaki fidanlar, izlediklerini yalnızca izlemekle kalmaz; içselleştirir, normal kabul eder. Ekranda sürekli bağıran, vuran, tehdit eden, başrol gereği “güçlü” karakterler gören bir çocuk, gücün tanımını oradan öğrenir. Sorunlarını konuşarak çözen, empati kuran karakterlerin neredeyse hiç görünmediği bir dünyada, şiddet sıradan bir iletişim biçimine dönüşür. Ki, yukarda halkın içindeki konuşmalardan yansıdığınca bu, günlük hayatın içinden ve yansıyan haberlerden çok iyi bilinir.
Bir diğer kaygı da dil. Çoğu yapımlarda kullanılan argo ve hakaret dili, çok hızlı şekilde günlük konuşmaya sızıyor. Okul koridorlarında, sosyal medyada, hatta aile içi konuşmalarda… Dil sadece kelimelerden ibaret değildir; düşünceyi, saygıyı ve sınırları taşır. Sürekli küçümseyen, aşağılayan bir dilin normalleşmesi, toplumsal ilişkileri de sertleştirir.
Cinsellik meselesi ise daha da hassas. Ergenlik çağındaki gençler, duygularını anlamaya çalışırken, ekrandan gelen mesajlarla şekilleniyor. Dizilerde cinsellik çoğu zaman duygudan, sorumluluktan ve sonuçlardan kopuk biçimde sunuluyor. Bu da gerçekçi olmayan beklentiler, kafa karışıklığı ve sağlıksız rol modeller üretiyor.
Peki bütün bunlar “kültür” ise, nasıl bir kültürden söz ediyoruz? Kültür; yalnızca olanı yansıtmak değil, aynı zamanda olması arzu edileni de ima eder. Toplumun değerlerini, hayallerini ve ortak vicdanını taşır. Sürekli karanlık, umutsuz, şiddet dolu hikâyeler anlatmak; seyirciyi gerçekçi kılmaktan çok, duyarsızlaştırma riski taşır. Şiddetin bu kadar görünür olduğu bir yansıtma, bir süre sonra şiddeti sorgulamaz hâle gelir ve getirir.
Gösterimler nasıl olmalı sorusunun tek bir cevabı yok. Ancak bazı temel ilkelerden söz edilebilir. Öncelikle çocukların ve gençlerin izleyebileceği saatlerde yayınlanan yapımlar, sorumluluk bilinciyle ele alınmalı. Senaryo gereği karakterler kusurlu olabilir ama şiddetin sonuçları gösterilmeli; yanlış davranışlar romantize edilmemeli. Dil daha özenli olabilir; sertlik yerine zekâ ve derinlik ön plana çıkarılabilir. Cinsellik, reyting aracı değil, insan ilişkilerinin bir boyutu olarak, yaşa uygun ve ahlakî bağlam içinde ele alınabilir.
Burada yük sadece yapımcılarda ya da senaristlerde değil. Yayıncı kuruluşlar, denetleyici kurumlar ve elbette aileler de bu zincirin parçası. Ailelerin “nasıl olsa herkes izliyor” diyerek kaygılarını bastırması, çocukları yalnız bırakıyor. Yasaklamak tek başına çözüm değil; ama konuşmak, izlenen içeriği birlikte tartışmak ve alternatifler sunmak çok şey değiştirir.
İzleyeni tedirgin eden film sahneleri yeni değildir; fakat tüm bu tedirginliğin artık anlamını kaybedip neredeyse bir gösteri unsuruna dönüşmesi, insana dair bir yaralanmayı da beraberinde getiriyor. İzleyenler için bu sahneler arka arkaya hep karşımıza çıkarken, insan kendini gerçek hayatın dışına itilmiş gibi hisseder. O an seyirci koltuğunda oturan yalnızca bir göz değil, aynı zamanda incinen bir kalptir. Çünkü sürekli tekrarlanan şiddet, sonunda insana “Bu da normlardan biri midir artık?” sorusunu sordurur. Sanatın sınırı genişledikçe, belki de insanın sınırları geri çekiliyor olur.
Benzer bir yara, aile bağlarını zayıflatan, mahremiyeti değersizleştiren ve duyguyu yalnızca bedenin gölgesine hapseden cinsellik tasvirlerinde de kendini gösterir. Cinsellik, insan doğasının bir gerçeği olsa da; bağlamından koparıldığında, yalnızca bir çekicilik unsuru ya da obje malzemesine dönüşür. Bu da izleyicinin ruhunda bir yabancılaşma yaratır: Sanki sevgi, sadakat, bağlılık gibi kavramlar bir anda eski bir masalın unutulmuş kelimeleriymiş gibi görünür. Oysa insan kalbi, hâlâ sadeliğe, sahiciliğe, sevilmenin ağırlığına ihtiyaç duyar.
Birçok izleyiciyi rahatsız eden şey, aslında sahnelerin kendisi değil; o sahnelerin insanın değer evrenini zedelemesi, içsel bir uyumsuzluk yaratmasıdır. İzleyici ekranın arkasında bir hikâye değil, bir kopuş görür: Kendi hayatından, kendi aile algısından, kendi değerlerinden kopuş. Ve kopuşlar, çoğu zaman gösterişli değil, sessizdir; ama etkisi derin olur.
Bu rahatsızlığın kökünde belki de şu soru yatıyor: Sanat, insanın karanlığını göstermek için mi vardır, yoksa ona ışığı hatırlatmak için mi? Cevap tek ve kesin değildir; fakat sanatın insanı bütünüyle gölgede bırakması, ruhun taşıyamayacağı bir ağırlık yaratır. İnsan izlediği hikâyelerle sadece vakit geçirmez, yalnızca düşünmez; aynı zamanda şekillenir. Bu yüzden bazı filmlerin bıraktığı etki, yalnızca “rahatsızlık” değil, aynı zamanda bir “eksilme” duygusudur; insanın insana dair inancının ve umutlarının eksilmesi…
Belki de ekranlardan beklediğimiz, hayatın gerçeğini hiç saklamaması değil; gerçeği gösterirken insanı incitmeden, insana dair olanı törpülemeden, değerleri yok etmeden bunu yapabilmesidir. Çünkü ekran bir aynadır; ama insan, kendini yalnızca yaralarıyla değil, iyileşme ihtiyacıyla da görmek ister.
Sonuçta asıl mesele sahnelerin sertliği değil; insanın ruhunda bıraktığı yankının sertliğidir. Ve sanat, ruhu yaralamak için değil, ona bir anlam aralığı açmak için vardır. Eğer o aralık kapanıyor, yerini yalnızca gürültü ve kargaşa alıyorsa, izleyicinin duyduğu rahatsızlık sadece doğal değil, aynı zamanda bir uyarıdır:“Ekranı izleyen gözler de sorumluluk altındadır, izlenen hikâyeler de sorumluluk taşımaktadır.”
Televizyon dizileri gerçekten de koltuğunda oturan kişiyi cezbeden, kendine çeken bir güçtür. Doğru kullanıldığında empatiyi artırır, farklı hayatlara pencere açar, umut verir. Yanlış kullanıldığında ise şiddeti sıradanlaştırır, dili sertleştirir, hatta bozar, kutsal değerleri aşındırır. Mesele dizilerin varlığı değil; nasıl bir hikâye anlattıkları ve bu hikâyeyi kime, ne zaman ve hangi sorumlulukla sunduklarıdır.
Belki de asıl soru şudur: Çocuklarımızla birlikte izlediğimizde içimizin rahat ettiği, “bunun üzerine konuşabiliriz” dediğimiz diziler neden bu kadar az? Eğer kültür dediğimiz şey ortak geleceğimizse, ekranda gördüklerimiz de o geleceğin provasından başka bir şey değildir ki zaten.
.jpg)